Ana Sayfa Ilgaz Dağbaşı Otel Ilgaz Kayak Merkezi Hava ve Kar Durumu Basında çıkan yazılar Ayrıntılı yol haritası Güncel fiyatlarımız Ilgaz yazı Aktiviteler Foto galeri

Atların Gölgesinde

Bir hafta sonunda yüzümüze renk geldi. Kırlar, gamsız bakışlı alaca inekler çıkardı yolumuza; çıplak ve kahverengi koşturan, boyunları mavi boncuklu atlara bindik ve onları çok sevdik.

Daday'a indiğimizde sabahın yedisiydi. Gece yolculuğunun üstümüze yapıştırdığı mahmurluk, sonbahar sabahlarına özgü ürpertici serinlikle uçup gitti. Levent henüz marketi açmamış, yan taraftaki kahveci karşıladı bizi: "Çömlekçiler'e mi geldiniz? Buyrun içerde bekleyin." Yüksek tavanı, geniş pencereleri, yanmasa da tam orta yerde çevresine tatlı bir sıcaklıkla gülümseyen heybetli sobası ile insanı hemen sarıveren bu kasaba kahvesinin yola bakan penceresi önündeki yeşil çuhalı bir masayı seçtik. Sabah çayı henüz demlenmek üzere. Kapı önünde, genç annesiyle oynaşan bir yavru köpeğin sevinçli mırıltıları. Gelirken yolda da dikkatimi çekti, buradaki sokak köpekleri çok güzel, her birinin ayrı bir sevecenliği, ayrı bir karakteri var. Çaylardan önce Levent görünüyor kapıda, halimizden bizi tanıyor. "Hoşgeldiniz, ekmekleri alayım, hemen yola çıkarız" diyor, ama önce market açılacak! Taze demlenmiş sabah çayları tam bu sırada geliyor masaya. Masmavi gökyüzüne doğru yükselmeye başlayan güneşin ilk ışıkları, karşımızdaki pencereden bir huzme şeklinde süzülerek, bardaktaki çayın buğusuna karışıyor. 

Yeşillikler arasında kıvrılarak ilerleyen asfalt yol, Kastamonu'nun ilçesi Daday'ı önce Eflani, sonra da Safranbolu'ya bağlıyor. Sonbaharı ilk önce yol boyundaki kavaklar yakalamış, çamlar diri ve yeşil, yaprakları kızarmış küçük ağaçların parıltısı ise göz kamaştırıcı. 8. km'ye yaklaşırken sağa ayrılan yoldan küçük bir tepeyi aşınca Çömlekçiler'i karşımızda buluverdik. Kavakların gölgelediği bir duvarla çevrili olan yemyeşil bir alanda, birbirine dik gelen iki kenarda bağımsız iki blok halinde sıralanmış odalar; ortaya yakın bir yerde mutfak; onun karşısına gelen kenarda kapalı restoran, verandası, alabalık havuzu; ağaç çitlerle çevrilmiş manej; mutfağa yakın yeşil alanda piknik tipi ağaç masalar, bir telefon kulübesi, bir köşede parmaklıklar arasında şimdilik korumada tutulan ceylan, çimlerin üzerinde miskin miskin dolaşan sevimli iki kangal yavrusu... 

Bir hafta sonu sabahın sekizinde Çömlekçiler Köyü Atlı Turizm Merkezi'ndeyiz. Atlar görünürde yok. Levent bizi bırakıp Daday'a dönüyor. Artık bizimle Bülent ilgilenecek. Eşi Tevhide ve on beş yaşındaki çocukları Barış'la burada yaşıyorlar. Kardeşi Levent'e günlük siparişleri verip, onu yolcu ediyor. Çantaları bırakmak üzere odamıza girerken, yandaki odanın penceresinde tanıdık bir yüz, House Beautiful Dergisi'nin yazıişleri müdürü Ebru, bizi selamlıyor. Üç-dört günlük bir tatil için burasını seçmişler, erken uyandığına göre halinden memnun olmalı.

İster köy deyin, ister çevredeki yeşilliğe bakıp yayla deyin, sessizliğin ortasındadoğayla baş başa açık havada önünüze sunulan kahvaltı buranın şanına uygun. 

Tevhide'nin kendi ineklerinden akşam sağdığı katıksız, pastörize edilmemiş süt, tereyağı, peynir, bal, çevreden toplanmış böğürtlenlerden yapılmış reçel, zeytin, yumurta ve akşam ateşinden kalmış közün üzerinde kızartılan ev ekmeği... İyi bir hafta sonu tatili için en iyi başlangıç, işte bu kahvaltı! 

Kahvaltıdan sonra yakın çevre yürüyüşü var. Hemen üst taraftaki evlerden ancak birkaçında oturuluyor. Bu yapılar, altları ahır ya da depo olarak kullanılan özgün Kastamonu mimarisine sahip; genellikle geniş bir sofaya açılan dört geniş odadan oluşuyor, tuvalet ve mutfak yan tarafta ahşap bir çıkma şeklinde. Dış yüzeyleri beyaz badanalı bu evlerle birlikte, Doğu Karadeniz'deki yayla evlerine benzeyen, tamamı birbirine geçmeli ağaçlardan oluşan, penceresiz yapılar dikkati çekiyor. Bunlar ahır ya da samanlık olarak kullanılıyor. Beş yüz metre kadar ilerde, yüksekte görülen yukarı mahalleye doğru yolumuza devam ediyoruz. İki tarafta uzayan, çitlerle çevrili meralarda, yola yakın yerlerde inekler, daha aşağılarda ise atlar yayılıyor. 

İri memeli alacalı renkli cins inekler çok sağlıklı görünüyor, her biri günde iki sağımla otuz litre süt veriyormuş. Renkleri kırmızı ile kahverengi arasında gidip gelen çıplak atlar, yelelerini savurarak dolaşırken başıboşluğun tadını çıkarıyor. Onları; yemyeşil çayırları, artık yağmurları ve tohumları bekleyen sürülmüş kırmızı topraklı tarlaları, doğaya hasret gözlerimize doldurarak, yol kenarlarındaki ağaççıklardan sarı ve kırmızı renkli alıçlar toplayarak, evlerin arasına giriyoruz. Solda, bahçesine yonca ekilmiş evin yan duvarı, mükemmel bir doğal dekorasyon örneğinde, boydan boya istiflenmiş odunlarla kaplı; önünde bir elektrik direği, lambasının anahtarı üzerinde; onun altında mandıraya gidecek süt güğümlerinin bırakıldığı biraz yüksekçe tahtadan bir raf, arabadan inmeden rahatça alınabilsin diye. Karşıda bir evin damında kiremitleri aktaran yaşlı bir kadınla erkek, kış hazırlığına başlamışlar bile. Yolun karşısındaki çitleri atlayarak evlerin arkasında kaybolan Mustafa, uzaktan ısrarla el sallayarak bizi çağırıyor. Mahallenin bu en güzel evi Veliye Teyze'nin. Oğulları dışarı gidince yanlarına almak istemişler ama o, hiç olmazsa yaz aylarında evini yalnız bırakmaya kıyamamış. Kendisi gibi yalnız olan komşusu Aliye Teyze ise onun can yoldaşı. Bu yalnız köyün iki yalnız kadını, insan sohbetine susamış bir heyecanla bizi konuk ediyorlar. Evi gezip, sonra bahçede otların üzerine seriliveren yaygıya oturuyoruz, çaylar demleniyor. Sonra, ilerdeki Nergis Mahallesi'ne doğru yürüyoruz. Az önce konuştuğumuz köylüye göre bir sigara içimlik yol, yani on dakika. Ama bize daha uzun geliyorsa da biraz sonra bu yürüyüş, yol kıyısındaki ağaççıkların sunduğu böğürtlen ve çeşit çeşit armutlardan oluşan bir ziyafete dönüşüyor. Nergis, ormanın kıyıcığına neredeyse tek sıralı evlerden kurulmuş bir mahalle. Arı kovanlarıyla başlayan evler, beyaz bir atın gezindiği geniş bir çayırla sona eriyor. En ilginci de aralarında herhangi bir kan bağı olmamasına karşın, birkaç içgüveyinin dışında burada herkesin soyadı Nergis.

Saat 14.00 civarında çiftliğe dönüyoruz, yorgunuz ve karnımız aç. Tevhide, bize etli ekmek yerine mantarlı ekmek hazırlamış, yanında da ayran. Doğadan toplanmış mantarlar ince ince doğranarak; soğan, yumurta ve her türlü bahar karışımıyla birlikte kavrulup yufkanın içine konuyor ve sacda çevriliyor, yani bir tür gözleme. Yemekte, Bülent ile Levent'in babası Nedim Bıyıklı da var. Daday'da uzunca süre Belediye Başkanlığı yapmış. Bu çiftlik de onun girişimleriyle kurulmuş. 

Yıllar önce buraya gelen "Alman"ın kurduğu bu at çiftliğine hep yabancı gruplar gelmiş. Onlar bırakıp gidince Nedim Bıyıklı'nın Ankara'da büyümüş çocukları bu işe el atmışlar. Sonraları Levent, Daday'daki marketi üstlenmiş, Bülent ve köyde yetişen eşi Tevhide'ye de çiftliğin bakımı kalmış. 

Sohbetten sonra, duş alıp biraz dinlenmek üzere Nil'le odamıza çekiliyoruz. Banyolarda elektrikli termosifon var, yataklar da gerçekten çok rahat. Bir süre sonra dışardan gelen seslerle uyanıyorum. Pencereden bahçede dolaşan atlar görünüyor, giyinip çıkıyorum. Boyunlarına dizgin, sırtlarına eyer vurulmuş atlar ne denli sakinlerse, binici adayları o denli heyecanlı. Mustafa, daha önceden deneyimliymiş. "Leyla"yı bir o yana bir bu yana koşturup duruyor. Yaşar, "Şekerkız"ın üstünde temkinli adımlarla geziniyor. Ebru'ya en sakin at olan "Afacan"ı vermişler. Dizginler Ebru'nun elinde ama iktidar "Afacan"da, o isterse yürüyor, istemezse duruyor. Bu hayvanlar yerli ırk ama binek atı olarak yetiştirilmişler. Bülent'te ise saf kan arap atı olan "Nazmiş" var. Biraz sonra Ebru'nun dışındakiler çiftlikten dışarı çıkıp gölet yönüne doğru uzaklaşıyorlar.

Akşam yemeğinde mangalda tavuk ve köfte var, açık havada ise iştahın sınırı yok. Yemeğin sonuna doğru içkilerini eline alan, yakılan ateşin çevresine toplanıyor. Gruba Ankara'dan gelen Beril ve Gizem de katıldı. Akşamları epeyce serinleyen hava, ateşin sıcaklığıyla ılınıyor. Ateşin odunu, sohbetin demi türkülerle yenileniyor. Sonra akşam yemeğinden kalan, sarımsak katılmış patates çorbası ile gecenin sonu geliyor. Yarın için programımız hazır: Yaylada piknik, yani mangalda sucuk ve ekmek. Nasıl gideceğimize yarın sabah karar vereceğiz.

Sabah, kahvaltı masasında toplanıyoruz. İki sevimli kangal yavrusu sürekli ayaklarımız arasında. Birinin adı "Cesur", ötekinin adı yok. Kendimize iş çıkarıp ad arıyoruz. Birkaç öneri ortaya atılsa da bu konuda en ısrarlı olan Nil'in "Efe"si kabul görüyor. Dünkü katılımlarla birlikte yaylaya çıkacakların sayısı artınca minibüs mü kiralasak diye düşünürken, Bülent, "ben sizi traktörle götüreyim" deyince sorun çözülüveriyor (aslında iyi biniciler yaylaya atla çıkıyorlar). Ancak, Bülent'in hayvanlarla olan işlerini bitirmesi ve Daday'dan sipariş edilen sucukların gelmesi için biraz beklemek gerekecek. Böylece masa tenisine ve ceylana ilgi göstermeye de zaman kalıyor.

Traktörün römorkuna atılan iki yatak üzerine karşılıklı sıralandık. Tevhide ve Barış da bizimle geliyor. Orman yolunda yolculuk oldukça sarsıntılı. Yol kenarındaki pek çok ağaç orman idaresi tarafından kesilmiş, sağımız solumuz tomruklarla dolu, hatta bunlardan biri yolu kapamış. Er kişiler hemen aşağı atlayıp yolu açıyor. Burada kovan şeklindeki dev karınca yuvaları epeyce fazla. Başlangıçta karaçamların göründüğü ormanda su kaynakları epeyce kısıtlı. Hemen hemen yolun yarısı sayılan Türklük mevkiinde mola veriyoruz. Biraz aşağıda tahta oluktan akan bir su kaynağı var. Önündeki yalak, hayvanlar için. 4-5 km sonra vardığımız geniş çayır da mola için uygun. Büyük bir ağacın gölgesinde çayırlara sırtüstü uzanıyoruz. Gökyüzünde küçük bir beyaz bulut dolaşıyor, ortalık çok sessiz. Tevhide, kızlarla birlikte mantar toplamak üzere kaybolduğu ağaçların arasından görünüyor, epeyce mantar bulmuş. Mustafa çiçek, böcek fotoğrafı çekeceğim derken aşağılara doğru uzaklaşmış, yola devam etmek için onu bekliyoruz. Yaşar'ın seslenişi ormanda uzun uzun yankılanıyor. Bu herkesin hoşuna gidince çoğalan yankılar, Mustafa'yı koşarak getirtiyor. Biraz sonra da konaklayacağımız yaylaya giriyoruz. Bulunduğumuz yerde orman, daha canlı ve yeşil, karaçamların yerini de sarıçam, meşe, köknar ve kayınlar aldı, yer yer dağ kavakları görülüyor. Yayla deyince aklımıza hep geniş çayırlar geliyor, oysa burası koyu yeşil ağaçların arasında dere yatağı gibi uzanan bir düzlük, ilerdeki küçük yamacın önünde ağaçtan yapılmış bir oluktan su akıyor. Bu yüzden olmalı, adı Halaçoluğu Yaylası. Bizden önce gelen ormancılar, piknik için burayı seçmişler, ellerindeki naylon torbalarla dağıldıkları çamların arasında mantar toplamaktalar. Bu işe en çok Tevhide hayıflanıyor. Buz gibi sudan içtikten sonra biz de üst taraftaki düzlüğe çıkıp, bir çamın gölgesine yerleşiyoruz. Bazı ağaçları çeviren farklı küçük bitkilerin oluşturduğu çemberler ilginç görüntüler oluşturmuş. Bülent mangalı yakarken, Tevhide mantar toplamaya doyamıyor. Mantar çok ama o, özellikle mangalda ızgara yapmak için "kanlıca" mantarı arıyor, bulduğu "koç" ve "teltel" türlerini ise daha sonra sote yaparak bize tattıracak. Mangalın közü tamam; önce sucuklar ekmek arası ediliyor, sonra da mantarlar. Bizim bildiğimiz kültür mantarlarının tadı, oysa bu doğal mantarlar gerçekten nefis, insanın ağzında et yoğunluğu bırakıyor. Ancak bol miktarda zehirli mantar da bulunduğundan, mutlaka anlayan birinin toplaması gerekiyor. Karnımız doyduktan sonra Kapı dene n zirveye doğru yürüyüşe başlıyoruz. Hafta sonunda trekking yapmaya kilitlenmiş olan Beril ve Gizem, gruptan önce gidip geliyor ve çiftliğe yürüyerek dönmek üzere yola koyuluyorlar. Tepede, kapıya benzer herhangi bir şey yok, ancak 1500 metre yükseklikte, batı ve doğu yönüne doğru ormanların, geniş çayırların üzerinden birbirlerini arkalayarak yükselen dağların, akşamüstü pusları arasında zaman zaman gizlenerek yarattıkları manzara olağanüstü. Ilgazları arkamıza alarak yüzümüzü batıya çeviriyoruz. Güneş, gri-beyaz bir bulut kümesinin arkasından önümüzde uzanıp giden dağların denizini, derin huzmelerle aydınlatıyor. Biraz ilerde altımızda, ormanın yerini genişçe bir düzlüğe bıraktığı yamaçta 5-6 haneli bir köy var. Kentten gelip, buraya yerleşmenin fantezisi içinde evleri paylaşıp, gürüldeyerek yağmur getiren bulutlara yakalanmamak için dönüş yoluna koyuluyoruz. 

Traktörle bir saatlik yolculuk sonunda çiftlikteyiz, kızlar henüz dönmemiş, hava kararmak üzere. Kayboldukları endişesine kapılıyoruz. Ama içimizde bu konuda en organize olan Barış. Sonradan öğrendiğimize göre bir iki yere haber salıp adam ayarlamış, el fenerlerini de unutmamış. Ama, yanlışlıkla başka bir yola sapan kızlar, aşağıdan gölet yönünden biraz geç de olsa çiftliğe dönünce bunlara gerek kalmıyor.

Akşam yemeğinden sonra bütün ışıklar söndürüldü, yine ateşin başındayız. Sohbetin bıçak gibi kesilip yerini suskunluğa bıraktığı bir anda, gecenin serinliğine doğru yayılan sıcaklıkla gevşeyerek arkama yaslanıyorum, ellerim başımın arkasında, karanlıkta yükselip giden alevleri izleyerek gökyüzüne, onun yıldızlarına ulaşıyorum. Yarın biz kente dönüyoruz. Bu, doğanın rengi yüzlerine vurmuş candan insanlar; karaçamdan dağ kavaklarına binbir gizemle uzanan ormanlar; üzerinde bazen yalınayak koştuğum, bazen sırtüstü uzandığım geniş çayırlar; yalnız kalmış beyaz yüzlü evler, birbirine geçme ağaçtan penceresiz ahır ve samanlıklar; suyu azalsa da kendini göstere göstere atlayan balıkları ile şenlenen gölet; yürüyüşleri renklendiren, yorgunlukları unutturan yol boyu tadımlıkları sarı ve kırmızı alıçlar, kuşburnular, böğürtlenler, armutlar; memeleri süt yüklü, gamsız bakışlı alaca inekler; çayırlarda çıplak ve kahverengi koşturan, binicisine hoyrat davranmayan, yemek yerken arkanızdan gelip başıyla hafifçe sırtınıza dokunuveren, savruk yeleli, boyunları mavi boncuklu bu atlar ve şu anda, şimdi, gökyüzünde parıldayan yıldızlara takılı kalmış gözlerimiz ve akıllarımız ve bir yanımız hep burada kalacak.

Ersin Toker
Fotoğraflar: Mustafa Çetinkaya